Aşağıdaki grafikte 1923 yılı başından son döneme kadar olan Türkiye’nin dış ticaret dengesini gösterilmektedir.
Lozan Antlaşması’nın
koşullarından birisi Türkiye’nin serbest dış ticaret politikası uygulamasıydı.
1929 Ekonomik Buhranı’na kadar olan bu dönemde önemli dış ticaret açıkları
verildi. 1930 sonrasında ise Türkiye devletçi politikalara geçiş yaptı ve ithal
ikamesine dayalı, devletin KİT’ler aracılığıyla üretimin doğrudan içinde
bulunduğu bir model uygulamaya başladı. 1950’ye kadar süren bu dönemde dış
ticaret açığı kapandı ve dış ticaret fazlası veren bir konuma geçildi.
1950-1960
arasında ise yeniden serbest piyasaya dönüldü. Bu ekonomik modeli 1960-1970
arasında özel sektör ve ithal ikameci üretimin bir arada bulunduğu karma ekonomik
model izledi. 1970-1980 arasında özel sektörün ağırlığı arttı ancak kamu
üretimi de devam etti.
1980’in 24
Ocak kararları ve 12 Eylül darbesinin ardından ise “ihracata dayalı ekonomik
büyüme modeline” geçiş sağlandı.
Son 25
yıllık dönemde Türkiye tarihinin en kapitalist uygulamalarıyla karşı karşıya
bulunuyoruz. Bize fazla yaramadığı görülüyor. Evet, ihracatımız çok büyüdü
fakat başta hammadde, makine, otomasyon ve knowhow’a dönük gereksinimler olmak
üzere, ithalatımız bundan çok daha fazla büyüdü.
Dolayısıyla
dış ticaret açığı vermeye devam ettik. Cari açığa ve yüksek faizli döviz borçlanmasına
mecbur kaldık.
Bu böyle
olmayabilirdi. 1980 yılında eşit seviyede bulunduğumuz İspanya ile Güney Kore
ve 1980 yılında bizden mislilerce geride olan Çin’in nerelere yükseldiği
ortada.
Çok
yanlışlar yapıldı, çok büyük günahlar işlendi ve en önemlisi bu günahlar
cezasız kaldı; dahası iktidara getirildi. Ve sonuç olarak, bir günah toplumuna
dönüştük.
Bana öyle
geliyor ki, daha beterini yaşamadan da çıkamayacağız bu gayya kuyusundan.
TÜSİAD,
daha iki gün önce “Hem sanayici hem işveren hem de çalışan mutsuz!” dedi, biliyorsunuz.
Enflasyonla mücadelenin maliyetlerinden, suistimal ve kayırmacılıktan, siyasi
tutuklamalar artarken gerçek suçluların salıverildiğinden söz etti. “Suç
işlemek amacıyla örgüt kurmanın, şirket kurmaktan daha kolay” hale geldiğini
söyledi.
Tüm bu
çığlığın ardındaki temel neden ise, sanıyorum, ifade ettikleri şu sözde saklı:
“İhracatçı kan ağlıyor, ithalatın cazibesi artıyor.”
Durum
niçin böyle? Dolar baskılanıyor da ondan. Dışarıdan ithal etmek, bunu
yurtiçinde üretmekten daha ucuza geliyor da ondan. Eskiden yerli malı haftası
vardı, artık bütün bir yıl ithal malları senesine döndü de ondan.
Eller havaya... Getir yurtdışından sat millete. Kolay para!
Ya da yap
köprüleri, yolları, havaalanlarını, hastaneleri; bırak torunlar ödesin. Eller havaya…
Deliler
ülkesine döndük vesselam.
Bunun adı
ne ülke yönetimi ne de ekonomi yönetimidir. Bunun adı, çok başka bir şeydir.
Gerçekten
ülkemizin ekonomi modeli ne? Bileniniz var mı?
Bakan
Nebati döneminde, hani şu meşhur epistemolojik kopuşun yaşandığı ve ortodoks politikaların
terk edildiği dönemde, kucaklarında buldukları durumu, sanki bir ekonomik modelmişçesine
“Yeni Ekonomi Modeli (yani YEM)” olarak adlandırmışlardı. Sonra bunun adını TEM
(yani Türkiye Ekonomik Modeli) yaptılar. İçinde bulunduğumuz yüzyılın adını da
biliyorsunuz, Türkiye Yüzyılı koydular. Adlandırma yaparken maşallah, hiç
ellerini sakınmıyorlar, en üst perdeden coşuyorlar. Ama bakıyorsunuz, içleri
hep kofti. Daha o sene içerisinde bunun böyle olduğu çok net anlaşılabiliyor.
Geçen sene
Emekliler Yılı’ydı, hallerini gördük. Bu sene Aile Yılı. Allah korusun diyelim…
Yeni
Ekonomi Modeli’nde, Türk lirasının değer kaybetmesine bağlı olarak oluşan
rekabetçi döviz kurları sayesinde cari işlemler fazlası oluşacağı, döviz
bolluğu ve düşük faizlerle birlikte üretim, yatırım ve istihdamın artacağı ve
nihayetinde enflasyonun düşeceğini öngörmüşlerdi.
Peki
öyleyse niçin dövizi baskılıyorsunuz?
İlk
söyledikleri “Faizi düşürelim, enflasyon düşsün,” anlayışıydı, enflasyon daha
da azdı. Şimdi “Doları baskılayalım, enflasyon düşsün,” diyorlar, yine
başaramayacaklar. Çünkü üretimi bitirdiler, çünkü insanların alım gücünü erittiler.
Azınlıktaki
on milyon kişiyle koca ülkeyi döndürmeye, ekonomiyi ayakta tutmaya çalışıyorlar.
Geride kalan bu yetmiş beş milyon ise_elbette sabır dilemeyeceğim, Allah akıl
fikir versin diyorum.
İbrahim
Güran Yumuşak diye bir adam var. Profesörmüş, hatta iktisat dekanıymış; işte bu
adam Yeni Ekonomi Modeli’nin Türkiye Modeli olarak literatürde yerini
alacağını, diğer ülkelere örnek teşkil edeceğini, böylece Türkiye’nin bölgesel/küresel
ölçekte lider ülke konumunu pekiştireceğini söylemiş.
Yazıklar
olsun! Başka bir şey söylemeyeceğim.
Aklı
başına insanlar Türkiye’de herhangi bir ekonomik model uygulanmadığını, “Alla
Turca İktisat” ya da “İdare-i Maslahat İktisadı” olarak adlandırılabilecek, bir
günü diğerine uymayan ve günü kurtarmaya dönük yamalı bohçaya ya da “Pansuman
Modeli”ne benzediğini söylüyorlar zaten.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Yorumlarınız için teşekkür ederim.